Akıl ve duygular

'.$row[0]['img_alt'].'

Doğu toplumları ile batı toplumları arasındaki temel farklardan biri belki de şudur: Doğu toplumları daha çok "oral kültür”, batı toplumları ise "yazılı kültür”ün tipik temsilcisidirler. "Oral kültür”de süreçler "söz”e dayanırken, "yazılı kültür”de "yazı”ya dayanır. Aslında kültürler her iki formu da barındırır. Ancak gelişmişlik önemli ölçüde yazılı kültürün egemen olduğu toplumlar için söz konusudur. Çünkü yazılı kültür, bilimsel düşünmeyi ve bilgiyi besler. Üretilenler önemli ölçüde kaybolmadan ve erozyona uğramadan sonraki nesillere aktarılır. Sonraki nesiller de varolanın üstüne yeni şeyler katarak o toplumları ötelere taşırlar. Bu süreç, duyguların değil, aklın egemen olduğu bir toplumsal ve kültürel şekillenme ile kendini belli eder.

Oysa oral kültürün egemen olduğu toplumlarda, bilgi aktarımı daha çok masallar, efsaneler, destanlar ve rivayetler yolu ile olur. Bu da bilimsel düşüncenin değil, duygusal yapıların daha yoğunlaşmasına; bilimsel bilginin değil, aşırı subjektivize olmuş bilginin ön plana çıkmasına neden olur. Bu yolla sonraki nesillere aktarılan bilgi eksik, abartılı ya da çarpıtılmış olur. Bu süreç de, aklın değil, duyguların egemen olduğu bir toplumsal ve kültürel şekillenme ile kendini belli eder.

Toplumsal kimliğimizin belirleyicisi olan kültür yapımız, önemli ölçüde yazılı kültürden daha çok oral kültürün izlerini taşımaktadır. Bireysel kişiliklerimiz bu kültür ikliminde şekillendiği için, günlük davranışlarımız, olaylara karşı gösterdiğimiz tepkiler de doğal olarak bu izlerin somutlaşması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Günlük hayatımızdan o kadar çok örnek vermek mümkün ki… Fanatizm, duygusallık, sıkça ve kolayca ağlayabilme, özeleştiri yapmak yerine nevrotik şekilde kendini suçlama, başkaları tarafından aşırı derecede övülmeyi bekleme, bir sorun yaşadığında çözüme odaklanmak yerine soruna odaklanıp içinden çıkılmaz hale getirme, bazen incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir konu için aşırı derecede öfkelenip karşıdakine zarar verme, pire için yorganı yakma, trafik kurallarına uyma ihtiyacı hissetmeme, futbol maçlarında sürekli hakeme karşı çıkma, işe göre adam değil, adama göre iş uydurma, işe gireceğin zaman bilgi ve yeteneklerine güvenmek yerine güçlü bir tanıdığa güvenme, başladığımız işleri yarım bırakma…

Ülkemizi yıllardır sarıp sarmalamış olan ve reyting rekorları kıran bazı televizyon programları da aynı sürecin medyalaşmış formudur. Dallas ile başlayan Brezilya dizileri ile süren ve günümüzde de arabesk müzik programları ile insanların bir eve kapatılıp günlerce topluma izlettirildiği programlar sayesinde zirveye ulaşan bir kirlenme sürecidir bu. Aslında kendi hedefleri açısından bu programları başarılı bulmak mümkün. Ancak popülarite ve reyting adına, toplum böyle istiyor gibi ucuz söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılan içeriksiz, düzeysiz, kalitesiz ve ajitasyona dayalı programlar toplumun ruh sağlığını bozmaktan başka ne işe yaramıştır? Kalite ve sorumluluk duygusu nerede?

Bu ülkede, önemli bir kültür dönüşümüne ihtiyaç olduğunu söylemek mümkündür. Sağlıklı bir kültürden beslenen sağlıklı kişilikler ülkemizin geleceği olmalıdır. İnsanı güçlendirmeden ülkeyi güçlendirmek mümkün değildir. Bireyi donanımlı hale getirerek, bu kültür coğrafyasında duygulardan daha çok aklı egemen kılmalıyız. Aklın egemenliği, akıllı insanların üreteceği akıl ürünleri ile mümkün olacaktır. Akıllı medya, akıllı anne-baba, akıllı öğretmen, akıllı akademisyen ve akıllı politikacıların daha fazla sorumluluk almaları ve üretken olmaları kaçınılmazdır.

Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın
oktayaydin@emarakademi.com

Blog

Navigasyon

Sosyal Medya